top of page
Kitapların Üzerinde Hakim Tokmağı
  • 22 May 2012
  • 1 dakikada okunur

Spor ve şiddet aslında bir arada kullanılmaması gerekirken, özellikle son zamanlarda maalesef birbirlerinden ayrılmaz bir hal almıştır. Bunun birçok farklı sebebi olmasına rağmen biz bu yazımızda özellikle en başta yer alan bazı sebeplerini ele alacağız.

 

Spordaki şiddeti bir nedeni spor kulüplerinin ve bağlı oldukları federasyonların yapılarından ve teşkilatlanmasından kaynaklanmaktadır. Ülkemizde spor kulüplerinin birçoğu Dernek statüsünde faaliyet göstermektedirler. Derneklerin üyelik yapısındaki statükoculuk, kişilerin veya grupların derneklerin üyelik yapılarındaki filli egemenlikleri ve etkileri en üst düzeydedir. Derneklerin genel kurullarında ve seçimlerinde üyelerinin tam bir katılımı söz konusu değildir, daha çok o dönemde yönetimde yer alan kişi veya gruplara yakın kişilerin yönlendirilmesi ve katılımı ile gerçekleşmektedir. Böylece hali hazırda kulüp başkanı olan veya yönetimde var olan kişilerin istememeleri halinde, yeni farklı kişilerin kulüp yönetiminde söz sahibi olabilmeleri, yönetime seçilebilmeleri çok zordur. Özellikle birden fazla dönemde kulüp başkanlığı yapmış kişi ve yöneticilerin dönemlerindeki seçimlerde bu zorluk hat safhaya ulaşabilmektedir. Bu yapı sadece spor ile ilgili Derneklerde değil, hemen hemen bütün sivil toplum kuruluşlarında görülmektedir.

 

Bunu önleyebilmenin yolu spor kulüplerinin Dernek statüsünde üyelik esası ile yönetilmesi değil, şahsa veya bir tüzel kişiliğe bağlı özel şirket statüsünde yönetilmeleridir. Yani spor kulüpleri, gerçek veya tüzel kişilerin kendilerine ait malları olması gerekir. Bu veya benzeri bir yönetim sadece sporda şiddeti önlemeyecektir, aynı zamanda spor kulüplerinin mali durumlarını da disipline edecektir. 22/05/2012

  • 8 Ara 2011
  • 3 dakikada okunur

 

              1-Sözleşmenin Kendiliğinden Sona Ermesi


              Sponsorluk sözleşmesi taraflar arasında belirli bir süre için kararlaştırılmış olabilir. İşte bu sürenin sona ermesi ile başkaca hiçbir işleme gerek kalmaksızın sözleşmede kendiliğinden sona ermiş olur. Taraflar arasında kararlaştırılmış bu süre bazen kesin bir süre olabileceği gibi bazen bir şarta başlanmış veya bir opsiyon süresi ile uzatılabileceği gibi kısaltılabilirde. Eğer taraflar arasındaki süre kesin süre ise bu durumda başkaca bir işleme gerek kalmaksızın sözleşme kendiliğinden sona erer. Eğer taraflar arasındaki süre kesin bir süre değil ise, esnek bir süre öngörülmüş ise bu durumda bu esneklik şartlarına bakmak gerekmektedir. Örneğin sponsor olunanın elde edeceği başarı veya başarısızlık nedeni ile belirlenen sürenin yine belirlenen süreler kadar uzatılmasına veya kısaltılmasına karar verilebilir.


                 Sponsorluk sözleşmesinde taraflardan birinin ölümü ile sözleşmenin akıbeti ne olacaktır? Bu durumlarda sponsor olan ile sponsor olunanı ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Sponsor olan firma ise eğer tüzel kişi ise, ölümü yerine iflası veya tavsiyesini düşünmek gerekmektedir. Sponsor firmanın sözleşme şartlarını yerine getiremeyecek şekilde fiil ehliyetini kaybetmesi, iflas etmesi veya tüzel kişiliğinin sona ermesi durumlarında sözleşme hükümsüz olacaktır. Tüzel kişilikte ortakların değişmesi, unvanın değişmesi gibi tüzel kişiliğin sona ermesini gerektirmeyen sonuçlarda ise sözleşme kendiliğinden sona ermez. Çünkü tüzel kişilik devam ediyordur. Sponsor tüzel kişi değil de gerçek kişi ise bu durumda miras hukukunun esasları dikkate alınarak sözleşmenin devam edip-etmediğine karar vermek gerekmektedir.


                    Sponsor olunan bireysel sporcunun ölümü halinde sözleşme kendiliğinden sona erer. Sponsorluk sözleşmesi sponsor olanda olduğundan farklı olarak mirasçılara intikal etmez. Sponsorluk sözleşmelerinde sponsor olunanın bizzat kendi kişiliği önemlidir. Çünkü sponsor olan bu sporcunun yeteneklerine, bilgi ve birikimine göre sponsor olmuştur. Sponsor olunan bireysel sporcu değil de kulüp ise, bu kez sponsor olan tüzel kişilik gibi değerlendirme yapılabilir.


                    Sponsorluk sözleşmesinin taraflardan birinin kendi edim borcunu ifa etmesinin kendisine isnat olunamayan bir sebepten dolayı imkansız hale gelmesi halinde kendiliğinden sona erecektir. İmkansızlığın ortaya çıkmasında taraflara yüklenecek bir kusurun olmaması sebebiyle herhangi bir tazminat borcu da söz konusu olmayacaktır. Getirilen kanuni veya idari yeni düzenlemelerle bazı firmaların sponsor olamayacaklarına karar verilmesi durumlarında sözleşme kendiliğinden sona erer. Örneğin alkollü içecek firmalarının sponsor olamayacaklarına dair getirilen yeni yasal düzenleme ile Efes Pilsen Spor Kulübü unvanını değiştirmek zorunda kaldı. Ayrıca kendi kulübü dışında sponsor olduğu birçok sponsorluk sözleşmeleri de uygulanamaz hale gelmiştir.


                2- Sözleşmesinin Hukuki İşlemle Sona Ermesi


                Diğer bütün sözleşmelerde olduğu gibi spor sponsorluğu sözleşmesinde de taraflar her zaman aralarında anlaşarak sözleşmeyi sona erdirebilirler. Bu durumda sözleşmenin hükümleri geçmişe etkili olmayacaktır, ileriye etkili olarak ortadan kalkacaktır.


                  Taraflar arasında var olan spor sponsorluğu sözleşmesi taraflardan her hangi birinin fesih ihbar etmesi ile de sona erer. Bu fesih ihbar için sözleşmede bir süre konulmuş ise bu süreye uyularak fesih edilebileceği gibi, sözleşmede bu şekilde bir süre öngörülmemişte olabilir. Sözleşmenin fesih edilmesi durumunda sözleşmeden kaynaklanan haklar ve yükümlülükler devam eder. Taraflar arasındaki bu hak ve yükümlükleri, sözleşmenin haklı fesih veya haksız fesih edilmesi dikkate alınarak yargılama neticesinde ihtilaf çözülecektir.


                   İfa imkansızlığının ortaya çıkması durumunda, sözleşmenin uygulandığı süre, kalan süre ve tarafların edimleri arasındaki orantı dikkate alınarak uygun görülecek bir tazminat miktarı ile sözleşme sona erebilir. İfa imkansızlığı sözleşmenin tarafları arasında meydana gelebileceği gibi, farklı sebepler ve kişilerden de kaynaklanabilir.


                   Taraflar arasında sözleşme yapılırken ön görülemeyen durumların sonradan ortaya çıkması durumunda, eğer bu ön görülemeyen durumlar doğrultusunda sözleşme güncellenemiyorsa, taraflar ortak irade belirtip anlaşamazlarsa sözleşmenin haklı sebeple feshi gündeme gelebilir. 08/12/2011      


Kaynaklar;

Metin Argan, Spor Sponsorluğu Yönetimi, Detay Yayıncılık, Ankara, 2004

Gülçin Elçin Grassınger, Sponsorluk Sözleşmeleri, Seçkin Yay. Ankara, 2003

Marka hukukunda sessiz kalma nedeni ile hak kaybı konusunu incelerken özellikle markası adına tescilli olmayan fakat marka üzerinde gerçek hak sahibi olan kişi açısından değerlendirmede bulanacağız.   

 

Bilineceği üzere marka hukukunda sessiz kalma yoluyla hak kaybı, marka hakkına tecavüz davasında marka sahibinin, hakkına tecavüz oluşturan fiil ya da durumdan haberdar olmasına rağmen uzun süre sessiz kalmış olmasını ve marka hakkına tecavüzü önlemek için her hangi bir müracaatta bulunmamasını ifade etmektedir.  Genel anlamı ile sessiz kalma yoluyla hak kaybının tanımı bu olmasına rağmen, uygulamada ve doktrinde bu tanımın içeriği doldurulmaya çalışılmış ve sessiz kalma ilkesi ile ilgili çeşitli istisnalar ve kriterler getirilmeye çalışılmıştır.  Bizde bu yazımızda olabilecek bu istisnalara ve kriterlere değineceğiz.

 

Öncelikle belirtmek gerekir ki, KHK. de sessiz kalma ile hak kaybımı tanımlayan ve düzenleyen her hangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu eksiklik uygulama ile ve mahkeme kararları ile her somut olaya göre ayrı ayrı giderilmeye çalışılmaktadır.

 

Sessiz kalma yolu ile hak kaybı marka hakkına tecavüz davalarında ve men davalarında söz konusu olabilir. Sessiz kalma yolu ile hak kaybının marka hakkına tecavüz davasında ve men davalarında söz konusu olmasındaki amaç biraz da ceza hukukunun genel ilkelerinin dikkate alınması ve zımni muvafakat verildiği anlamı çıkarılarak sanık lehine yorumlamak istemekten kaynaklanmaktadır. Sessiz kalma yolu ile hak kaybı ilkesinin asıl anlamı ve amacı bu olmasına rağmen genellikle uygulamada örneğin açılmış olan marka hükümsüzlüğü davalarında da sessiz kalma yolu ile hak kaybı ilkesi hükme etki edebilmektedir. Oysaki uygulamada ve doktrinde kabul edildiği üzere, marka hükümsüzlüğü davası markanın yayınlanmaya devam ettiği müddetçe açılabileceği ve bunun için her hangi bir süre ön görülmediği açıkça kabul belirtilmiştir. 

 

Sessiz kalma yolu ile hak kaybı iddiası, markanın adına tescilli olmayan kişiye karşı ileri sürülebilecek bir iddia değildir, tam aksine halen markanın adına tescilli bulunan kişiye karşı ileri sürülebilecek bir iddiadır. Fakat uygulamada genellikle dava hakkını elinde bulunduran fakat bu hakkını kullanmayıp sessiz kalan her kişiye karşı ile sürülebilmektedir. 

 

Oysaki sessiz kalma yolu ile hak kaybı iddiası marka sahibi sayılan kişilerin marka hakkı sahibi sıfatı ile üçüncü kişilere karşı açabileceği marka hakkına tecavüz ve men davalarına karşı üçüncü kişiler tarafından ileri sürülebilecek bir haktır. Yani Sessiz kalma yolu ile hak kaybı iddiası, markayı kullanma hakkına halen sahip olan kişi tarafından ile sürülemez.

 

Sessiz kalma yolu ile hak kaybı iddiası uygulamada mahkemeler tarafından 5 yıl olarak değerlendirilmektedir. Fakat tanınmış markalar hariç bu 5 yıllık sürenin bütün ihtilaflarda uygulanmasının hiçbir yasal dayanağı bulunmamaktadır.  Oysaki sessiz kalmak yolu ile hak kaybı iddiası ve süresi için her olaya göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bu süre bazı ihtilaflar için 5 yıldan daha az olabileceği gibi, bazı ihtilaflarda 5 yıldan fazla da olabilir.

 

Ayrıca sürenin başlangıcı ne zaman olacaktır, öngörülen bu süreler hangi tarihten itibaren başlayacaktır. Çünkü dava hakkını elinde bulunduran kişinin karşı tarafa dava açabilmesi için ihlalden haberdar olması gerekmektedir. Eğer ihlalden haberdar olunmadıysa, her hangi bir müdahalede bulunamayacaktır. Bu durumda hak sahibinin her hangi bir müdahalede bulunmadı diye dava hakkını da kaybettiğinden bahsedilemeyecektir.

 

Tarafların birbirlerinden haberdar oldukları tarihler, tarafların faaliyet gösterdikleri sektörler ve sektörlerdeki etkinlikleri, ayrıca tarafların faaliyet gösterdikleri coğrafi alan veya tarafların birbirlerini etkiliyor olmaları gibi kriterler ayrıca değerlendirilmelidir. Bu kriterler değerlendirilirken sadece ihtilafın ortaya çıktığı an değerlendirilmemelidir. Belki ilk zamanlarda firmaların faaliyetleri birbirlerini etkilemiyor olabilir, fakat ileriye dönük olarak faaliyet alanlarını genişletebilecek ve birbirleri ile çakışabilecek olmaları da değerlendirilmelidir.

 

Haksız olarak markayı kullanmaya devam eden kişi, eğer marka hakkı sahibinin markasına zarar vermeye devam etmekteyse veya markayı kullanmakla haksız yere kazanç elde etmeye devam etmekteyse, bu durumda her hangi bir süre bağlı olmaksızın dava hakkını elinde bulunduran kişinin dava açabileceği kabul edilmelidir. Yoksa sessiz kalındığından bahisle

kişinin dava açma hakkının elinden alınması halinde, markaya zarar vermek veya markadan haksız olarak kazanç elde etmekte devam edecektir. Yani haksızlık ve usulsüzlük devam edecektir. Oysaki hukukun hukuksuzluğun devamına izin verdiği düşünülemez.

 

Markalar bir yerde tanıtım işaretleridirler. Üçüncü kişiler bu tanıtım işaretlerine yani markalara bakarak tercih yapmaktadırlar. Markaların kişilerin tercihlerini etkilemesi göz artı edilemez. Özellikle kamu menfaatinin de var olduğu durumlarda, markaların sadece marka hakkı sahibi tarafından kullanılması, bir başka kişiler tarafından kullanılmaması önem arz etmektedir. Örneğin eğitim alanında/sınıflarında kullanılan markanın bir başkası tarafından da kullanılıyor olması kamunun yani öğrencilerin yanılgıya düşürülmesine sebep olacak ve yanlış okul tercihlerine yol açacaktır. Böyle bir durumda kamunun ve öğrencilerin hak kayıplarının yaşaması ve karmaşa olması kaçınılmazdır. İşte bu ve benzeri durumlarda kamunun örnekte olduğu gibi öğrencilerin büyük bir bölümünün menfaatlerinin ve okul tercihlerinin zarar görecek olması durumlarında, sessiz kalındığından bahisle kişisel menfaatler veya kişilerin iyi niyet veya kötü niyetleri dikkate dahi alınamaz. İhtilaflı marka ile ilgili olarak ayrıca kamu menfaati de varsa, bu durumda kamu menfaatleri daha çok ön planda tutulmalıdır.

 

Sessiz kalma yolu ile hak kaybı iddiaları incelenirken markaların değerleri de ayrıca dikkate alınmalıdır. İhtilaf konusu markanın çok değerli olması halinde gerçek marka hak sahibi olan kişinin de markasını her hangi bir süreye bağlı olmaksızın koruyabilmelidir. Yoksa üçüncü kişilere karşı sessiz kaldı diye gerçek marka sahibi kişinin markasını artık koruyamayacak olması ve dava hakkını yitirmiş olması kabul edilemez. Bu şekilde çok değerli olan markaların sınırsız korumaya tabi oldukları kabul edilmelidir.

 

Markayı haksız ve hukuksuz olarak kullanan kişi eğer markayı kullandığı andan itibaren kötü niyetli ise bu durumda gerçek marka sahibi tarafından kendisi aleyhine her hangi bir süre ile bağlı kalınmaksızın dava açılabilir. Yani başından itibaren kötü niyetli olan davalı tarafın sonradan müvekkilimin sessiz kalması nedeni ile zaman içerisinde kötü niyetinin iyi niyete dönüşebileceği kabul edilemez. Bu durumlarda tarafların iyi niyet ve güven karinesinden faydalanmaları düşünülemez. 16/08/2011

 

Kaynaklar;

Savaş Bozbel, Kadir Has Üniversitesi Yüksek Lisans Ders Sunumları, İstanbul, 2011

Sami Karahan, Cahit Suluk, Tahir Saraç, Temel Nal, “Fikri Mülkiyet Hukukunun Esasları”, Seçkin yay. 2. baskı, Ankara, 2009

Veliye Yanlı, “İltibas Nedeni ile Haksız Rekabetin Önlenmesi Davası Açma Hakkının Kaybı” adli makaleden faydalanılmıştır.

bottom of page